|
Emre Ertem
Çalışmalarını aralıksız sürdüren ünlü tiyatro adamı Manfred Wekwerth, 1929 doğumlu. 1950 yılında öğretmenlik yaptığı sırada Bertolt Brecht tarafından keşfedildi. 1951 yılından itibaren Brecht'in öğrencisi olan Wekwerth, ilk oyununu 1953 yılında Viyana Scala'da sahneye koydu. Brecht'in ölümünden sonra 1969 yılına kadar Berliner Ensemble'de oyunlar sahneye koyan Werkwerth, daha sonra Berlin Humboldt Üniversitesi'nde doktora yaptı ve 1974-77 yılları arasında Deutsches Theater'i yönetti. 1977 yılında Berliner Ensemble'nın yönetimini Ruth Berghaus'tan devralan Werkwerth, bu görevini 1991 yılına kadar sürdürdü. Berliner Ensemble'nin yönetimi yanı sıra, 1982-90 yılları arasında Alman Demokratik Cumhuriyeti Sanat Akademisi başkanlığını da yapan Wekwerth, Doğu Almanya'nın Federal Almanya’ya katılmasının hemen öncesinde, 1986-89 yılları arasında, iktidar partisi SED’nin (Sozialistische Einheitspartei Deutschlands) merkez komite üyeliği görevini yürüttü. Geçmiş yıllarda Türkiye’den de geçen Manfred Wekwerth, bugün, ileri yaşına rağmen, Brecht'i genç kuşaklara tanıtmak için sürdürülen “Brecht goes Rock” etkinliği dahil olmak üzere, birçok çalışmanın içinde faal olarak yer almaya ve makaleler yayımlamaya devam etmektedir. Wekwerth, sorularımızı yanıtladı.
- Sayın Wekwerth, bize Bertolt Brecht ile nasıl tanıştığınızı anlatır mısınız?
WEKWERTH - Ben aslında tiyatro eğitimi almadım. Fen bilimleri eğitimi aldım. 1945 yılından sonra Nazi yönetimi için çalışmış öğretmenler okullardan uzaklaştırılınca, bu öğretmenlerin yerini doldurmak için açılmış olan hızlandırılmış kurslara katıldım. 17-18 yaşlarındaydım ve dokuz ay süren kurstan sonra matematik öğretmeni olarak çalışmaya başladım. Aynı zamanda amatörce tiyatro ile ilgileniyordum. Bir süre sonra amatör bir grubu yönetmeye başladım. Naziler, Brecht’i ve onu hatırlatabilecek her şeyi yasaklamışlardı. Brecht sürgündeydi. Bu nedenle 16-17 yaşlarındayken Brecht’i tanımıyordum. Sadece Brecht’i değil, Thomas Mann ve diğerlerini de Nazilerin yasakları nedeniyle tanıma imkanımız olmamıştı. Okuduğum bir Brecht oyunu hoşuma gitti. Oyunu sahneye koymaya karar verdik ve Orta Almanya’nın küçük bir şehrindeki bir amatör grup olmamıza aldırmadan Brecht’i oyunumuzu seyretmesi için şehrimize davet ettik. Brecht’in bizi seyretmek için gelmesini sağlamak amacıyla da bir hileye başvurduk. Bölgemizdeki parti gazetesine Brecht’in “Die Gewehre der Frau Carrar” isimli oyununu oynayacağımızı ve Brecht’in de oyunu seyretmek için geleceğini duyuran bir ilan verdik. Sonra o ilanı gazeteden kesip Brecht’e yolladık ve ne olacağını beklemeye başladık. Brecht, yaptığımız şeye kızabilirdi, ama mizah anlayışı yüksek bir insan olan Brecht, hasta olduğu için oyunu izlemeye gelemeyeceğini bildirdi ve bizden özür diledi. Sonra da Berliner Ensemble’nin turnelerinde kullandığı otobüsleri bize yollatarak Berlin’e gelmemizi istedi. Oyunumuzu seyretmesi için hem Doğu Berlin hem de Batı Berlin’den ünlü sanatçıları ve tiyatrocuları davet etti. Başrol oyuncum, tiyatro ile amatör bağlamda bile ilgisi olmayan, bir metal fabrikasında tanıştığım bir işçiydi. Brecht oyunu pek beğenmedi, ama oyunu sergilerken yaptığımız hataları düzeltmek için bizimle gece yarısına kadar çalıştı. Gece yarısı olduğunda, Brecht, metal işçisi olan başrol oyuncusunu kendisi de isterse yanına alabileceğini, benim de öğrenmem gereken çok şey olduğunu ve istersem onun yanında kalıp bunları öğrenebileceğimi söyledi. Ben de Brecht’in yanında kaldım.
- Dünyada şu an çok sayıda kurumsal tiyatro ve ekol mevcut, keza Batı ve Doğu Almanya’da da çok sayıda tiyatro vardı. Berliner Ensemble’yi diğerlerinden farklı kılan nokta sizce nedir?
WEKWERTH - Bu cevaplaması kolay olmayan bir soru. Alman Demokratik Cumhuriyeti gibi küçük bir ülkede değişik tarzlara, geleneklere sahip 60 tiyatro bulunmaktaydı. Brecht ve Stanislawski, Doğu’da öne çıkan isimler oldu, ancak Stanislawski burjuva gelenekten tam kopamadığı için Brecht kadar etkili olamadı. Doğu’da tiyatro yeni sosyalist toplumun kurulmasına yardımcı olmayı deniyordu. Doğu Almanya’da tiyatro, nazizm’in ırkçılığa dayalı, Almanları üstün ırk olarak sunan ideolojisinin etkilerinin ortadan kaldırılması, yeni insanın yaratılması ve sosyalizmin inşası için çalışıyordu. Batı Alman tiyatrosunun varlığından söz etmemiz mümkün değil. Batı Almanya’daki naziler, nazi iktidarı dönemindeki görevlerini Federal Almanya kurulduktan sonra da devam ettirdiler. Nazi Partisi üyesi olmuş ya da o rejime hizmet etmiş hiçbir yargıç, öğretmen ya da idareci görevinden alınmadı, politikacılar eyalet meclislerinde oturmaya devam etti.
Batı’daki tiyatronun toplumu dönüştürmek gibi bir amacı asla olmadı. Peter Weiss, Kipphardt ve diğer önemli tiyatrocu, yazar ve sanatçıların varolduğu bir gerçek, ama Batı’da yapılan tiyatro, kapitalizme tepkisel biçimde yaklaştı, toplumu değiştirme/dönüştürme çabası içine girmedi ve Batı tiyatrosu, savaş sonrası restorasyon sürecinin bir parçası oldu. Brecht tiyatrosu ise insanların davranışlarını ve tutumlarını değiştirmeyi, sadece yeni düşünceler değil sosyalizmin hedeflediği yeni insan için yeni duygular, yeni ihtiyaçlar da yaratmayı hedefledi. Alman Demokratik Cumhuriyeti’ndeki çok değişik gelenek ve tarzlara sahip tiyatrolar, tiyatronun merkezine toplumu değiştirme çabasını koydular. Brecht bir marksist olarak muhtemelen diyalektik metodun tiyatrodaki en iyi uygulayıcısı olmuştur, ancak Brecht’in en başlarda herkes için anlaşılabilir olduğunu ya da herkesin Brecht taraftarı olduğunu söylemek mümkün değil, Demokratik Alman Cumhuriyeti yönetimi bile Brecht’e eleştirel yaklaşmaktaydı. Brecht, tiyatrodan illüzyonu, fanteziyi kaldırdı ve onu rasyonelleştirdi. Yeni metotlar ve yeni araçlarla tiyatroyu politize etti.
- Politika ve sanatın birbirine karıştırılmaması gerektiğini söyleyenler olduğu gibi, içinde politik öğeler bulunmayan yapıtları eleştiren çevreler de var. Genel olarak ve Brecht tiyatrosundaki politika ve sanat ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
WEKWERTH - Bu tip argümanları Almanya’da da tekrar duymaya başladık. Brecht, Ana, Komün Günleri gibi doğrudan politik temalar içeren oyunlar sahneye koymuştur tabii ki. Ancak Brecht tiyatrosu, bu radikal solcu –eğer hâlâ varsa- öğrenci hareketinin mensuplarının ileri sürdüğü, “devrimci tiyatro sadece politik konuları, politik tezleri işleyen ajitasyon tiyatrosudur” görüşüyle bağdaşmamaktadır. Örneğin Brecht’e göre tiyatrodaki en büyük politikacı Shakespeare’dir. Evet, ajitasyon tiyatrosu, sokak tiyatrosu Brecht tiyatrosunun bir parçasıdır, ama Brecht doğrudan politik tezleri, konuları içermeyen tiyatro oyunları da sahneye koymuştur. Burada önemli olan, insanların değişmesini sağlamaya yardımcı olmaktır. Brecht, insanların parlamento ya da sokaktaki politik hayat dışında kalan özel hayatlarını, kadın-erkek ilişkilerindeki davranışlarını değiştirmelerini sağlamaya çalışmaktadır. Politik sanatçıların görmezden gelinmesi, önemsenmemesi, bazen tutuklanması ve hapse atılması dünyadaki tüm ülkelerde olmaktadır, ama Brecht tiyatrosu insanları politize etme çabasını onlara olmazsa olmaz olan Marx’ı veya Lenin’i anlatma çabasının ötesine geçerek amaçladığı şey insanların sürekli olarak daha iyiye doğru değiştirme düşüncesini, diyalektik anlayışını vermeyi hedeflemiştir.
Brecht tiyatrosunun sadece politik temalı oyunlardan mevcut olmaması önemlidir, sonuçta tüm oyunları politik olsa da. Örneğin Brecht’in politik konuları işlemediği “Kafkas Tebeşir Dairesi” ya da “Sezuan’ın İyi İnsanı” gibi oyunlar da aslında politiktir, çünkü insanları dünya ve kendi haklarında düşünmeye, karşı çıkmaya ve bu dünyayı daha yaşanabilir, insancıl hale getirmek için harekete geçirme isteğini vermeyi amaçlar. Brecht’in ve benim çalışmalarımda her zaman dikkatle göz önünde tuttuğumuz şey politik temalı oyunların her zaman politik olmadığıdır. İnsanları kendi haklarında ya da dünyada olup bitenler hakkında düşündürmeye yöneltmek de politik bir eylemdir, çünkü bu toplumda insanlara düşünmek yasaklanıyor, televizyon ve gazeteler yoluyla insanlar aptallaştırılıyor. Örneğin artık okullarda Almanya’nın en önemli sol şairi olan Brecht anlatılmıyor, torunum lise bitirme sınavına girecek ancak okulda Brecht hakkında hiçbir şey öğrenmedi. Bu nedenle tarihi gerçeklerin aydınlatılması da politik bir eylemdir. İnsanları dünya ve kendi durumu hakkında düşünmeye yönelterek, politik bir tavır almasını sağlamak gibi. Brecht için de en önemli şey, yabancılaştırmaya başvurularak, insanların, yanlış alışkanlıkları, yanlış ahlak anlayışlarını yeni gözlerle görüp fark etmesini ve değiştirmesini sağlamak olmuştur.
Şimdiki iğrenç, korkunç ve iç karartıcı Almanya’da düşünmeye izin vermeyen bir dil kullanımı mevcut. Örneğin “sağlık reformu”ndan bahsediliyor. Reform kelimesi iyiye doğru değişme anlamını taşırken, bahsedilen sağlık reformu aslında sosyal haklarda, sağlık alanında en büyük geri dönüş anlamına geliyor. Ya da liberalizm söylemini ele alalım. Eskiden liberal özgürlükçü anlamında kullanılırken, bugün politikada kullanılan liberalizm söylemi “biz özgürleştirmek istiyoruz” -hatta Almanya’da bu amaçla kurulan FDP adında bir parti bile var- aslında insanların tüm sağlık yardımından, sosyal yardımlardan, iş güvencesinden, asgari ücretten “özgürleştirilmesi”nden başka bir anlam taşımıyor.
Fabrika sahipleri liberalizm söylemini ücretlerin düşürülmesi ve çalışma saatlerinin uzatılması için bahane olarak kullanıyorlar. Böylece liberalizm aslında düşünebileceğimiz en kötü özgürlük karşıtı harekete dönüşüyor ve Brecht’in de dikkat çektiği gibi, sürekli hale gelen bu durumlar insanlarda alışkanlık yaratıyor, kader olarak algılanıyor. Margaret Thatcher’in ortaya attığı “no alternative” söylemi artık her yerde kullanılan bir söylem haline geldi, politikacılar, medya sürekli bunu tekrarlayıp duruyor. Brecht tiyatrosu ile bizim şu an yapmaya çalıştığımız şey, insanlara bu “no alternative” söyleminin aslında onların kendi durumlarını anlamasını önlemeyi sağlamak, mevcut alternatifleri görmelerini engellemek için ortaya atıldığını yabancılaştırmayı kullanarak göstermeye, yeni gözlerle olaylara ve kendilerine bakmayı sağlamaya, liberalizmin onların sessiz kalmalarını sağlamak için ortaya atıldığını, kullanılan söylemlerin aslında neye hizmet ettiğini göstermektir. Bunu yaparken elimizdeki tüm araçları kullanıyoruz, ama yaptığımız işlerin içinde devrim kelimesi geçmese bile aslında Brecht’in yardımıyla da, yaptığımız tüm bu işler de devrimci bir nitelik taşıyor.
- Eskiden yasaklanan, eserlerinin kalitesi tartışma konusu yapılan Nâzım, şu sıralar komünist kimliğinden arındırılarak topluma sunuluyor ve bir tüketim metası haline getiriliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
WEKWERTH - Aynı durum burada, Almanya’da Brecht için de geçerli… Komünist biri iyi şair olamaz, iyi şairseniz komünist değilsinizdir… Bu bağlamda Brecht de politik görüşlerinden arındırılarak topluma sunulmaya çalışılıyor. Hatta Almanya’da, Karlsruhe Üniversitesi’ndeki Brecht Araştırmaları Merkezi’nde görevli bir profesör (Jan Knopf kastediliyor), Brecht’in Marx’ı hiç okumadığını, asla komünist olmadığını ve oyunlarının burjuva tiyatro oyunları olduğunu iddia ediyor.
- Siyasi kırılmaların tiyatroda da etkileri gözlemlenebiliyor. Örneğin Absürd Tiyatro. Almanya’da duvarın yıkılmasından sonra Almanya’da ve Berliner Ensemble’de nasıl bir değişim oldu?
WEKWERTH - Berliner Ensemble artık mevcut değil. Orada duran Berliner Ensemble’nin adını taşıyan bir burjuva tiyatro sadece. Mesela -bilmiyorum siz nasıl adlandırıyorsunuz- Ermenilere yapılan fiziksel bir ortadan kaldırma iken, Berliner Ensemble’de olan şey kültürel bir yıkımdır. Bütün bir yönetmen, oyuncu, bilim adamları, sanatçılar, müzisyen nesli uzaklaştırıldı. Ben de eskiden Berliner Ensemble’de yöneticilik yapmıştım. Benden oyuncuları kapıya koymam istendi ve ben bunu reddettim, ayrıldım. Ama sonra bir sürü oyuncu işten çıkarıldı. İlk ayrılmak zorunda kalanda Gisela May oldu. Benim eşim Renate ve diğer başka çok iyi oyuncular işten çıkarıldı. Doğu Almanya’daki Bilimler Akademisinde görevli dünya çapındaki birçok bilim insanı işten atıldı ve birçok bölüm kapatıldı.
Almanya’da tiyatronun varlığından söz etmek imkansız. Burjuva tiyatrosu, yönetmen tiyatrosu var. Absürd tiyatro, Beckett tiyatrosu en azından bir forum olma özelliği taşıyordu, ancak artık tiyatro bir meta haline çevrildi. İzlemeye gidenler parası olan insanlar. İşçiler, emekçiler, yoksullar bilet fiyatları nedeniyle tiyatroya gidemiyor. Brecht tiyatrosunun önemli parçası olan sistem eleştirisi tamamen ortadan kaldırıldı. Ancak Almanya’da ve Avrupa’da bu sürece karşı direnmeye çalışan yönetmenler ve oyuncular tabii ki var, Türkiye’de de birçok oyuncu ve yönetmenle tanıştım, Zeliha (Berksoy) da Brecht tiyatrosunun uygulayıcılarından birisi örneğin. Tabii ki bir karşı hareket var, ama Almanya’da Brecht tiyatrosu ortadan kaldırıldı. Mesela Berliner Ensemble’yi şu anda yönetmekte olan, benim de arkadaşım, eski solculardan 68 hareketinden gelen Claus Peymann, komünist bir oyun olan “Ana” yı burjuva bir oyun gibi sahneye koyabiliyor. Brecht’i insanları aptallaştırmak için kullanıyorlar.
- Brecht, burjuva tiyatrosunda olayların zaman dışı aktarıldığını söylüyor oysa ki Brecht’in oyunlarında her zaman bir tarihsellik vurgusu var. Tarihsellik vurgusunu nasıl yorumluyorsunuz ?
WEKWERTH - Ben de şu sıralar tam da bu konu üzerine bir yazı yazıyorum. Brecht, tarihselleştirmeye büyük önem vermiştir. Shakespeare gibi klasikler de mevcut düzenin ezelden beri var olduğu izlenimini sahneye taşır, geçici olabilecek öğeler elenir. Brecht, şimdiki zamanda geçen oyunları bile oyunculuk tekniklerine başvurarak geçmişte yaşanıyormuş gibi göstererek, mevcut durumun geçiciliğine vurgu yapar. Normal oyunlarda para ezelden beri var olan, tanrının gönderdiği bir şeymiş gibi anlatılıp, mevcut durumun ezeli ve ebediliğine vurgu yapılırken, Brecht, verili durumun değişebileceğini, ezelden beri varolmadığını insanlara göstererek politik tavırlarında değişiklik yaratmaya çalışır.
- Elitlerin, “eğitimsiz kitleler tiyatrodan sanattan anlamaz” fikri konusunda ne düşünüyorsunuz?
WEKWERTH - Elitlerin bir şeyden anladığı yok. Marx’ın da belirttiği gibi, burjuvazi sermaye akımına bağlı durumu nedeniyle bazı şeyleri anlayamaz. Brecht “değiştirebildiğim şeyi, anlayabilirim” diyordu. Üniversite okumamış, iyi eğitim alamamış kişilerin bir şey anlamayacağı söylemi tamamen sınıfsal karakter taşımaktadır. Bir burjuva için değişim kabul edilebilecek bir şey değildir, çünkü değişim sonunda sahip olduğu şeyleri kaybetme riski vardır ve bu riski almaya gönüllü olmayacaktır. Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin kuruluşunda olduğu gibi halkın bilgeliğine güvenmek gerekiyor. Eğitim, körleşmeye de yol açabilir. Dikkat edilmesi gereken diğer nokta ise eğitimsiz olarak görülen kişilerin ihtiyacı olduğu bilimin burjuva bilimi olmadığı. Onların ihtiyacı olan marksist bilimdir. Brecht’in “Nerede bir işçi varsa, orada mücadele kaybedilmemiştir” şeklinde bir sözü vardır. Bunu Berliner Ensemble’de işçiler için oynarken de görebiliyorduk. Anlaşmalı olduğumuz fabrikalar vardı ve işçiler trenlerle tiyatro izlemeye Berliner Ensemble’ye geliyorlardı. O işçiler en iyi seyircilerimizdi. Burjuva seyirciler de bizi iyi oyunculuğumuz, yönetmenliğimiz nedeniyle seviyorlar, ama ne yazık ki onlar oyunu anlamıyorlardı. İnsanlar için marksizmi anlaşılır hale getirmeliyiz. Bana göre, işçiler olan biteni anlamak için bir banka sahibine göre bin kat daha hazır ve yetenek sahibidirler, çünkü onlar olan bitenden en fazla etkilenenlerdir.
- Brecht’in kendi içindeki gelişimini nasıl yorumluyorsunuz?
WEKWERTH - Brecht, burjuva bir ailenin çocuğu ve bu, ilk eserlerindeki bireysel ve anarşizan tavrı ile kendini gösteriyor. Brecht, hiçbir zaman burjuva kültürü içinde kalmıyor, hep karşı çıkış, isyan, yazdığı şiirlerde ve oyunlarda kendini gösteriyor, ama bu isyan fazlasıyla bireysel ve anarşist, bilinçten yoksun bir isyan. Zaten kendisi de “oyunlarımı ancak Marx’ı okuduktan sonra anladım” demiştir. Shakespeare de gerici bir tavır içinde oyunlarını yazmıştır, Tudor saltanatına bağlı bir şekilde onlara hizmet ettiğini düşünerek yazıyordu ve yazdıklarının aslında politik olduğunun farkında değildi. Ancak Brecht’in ilk eserleri ile son dönem eserleri arasında keskin bir ayrım olduğunu söyleyemeyiz, kesinlikle bir gelişme çizgisi izlemiş ve daha yetkin eserler ortaya koymuştur zaman içerisinde, ama bir ayrıma gitmek mümkün değildir. Bu, daha çok burjuva yorumcular tarafından yapılan ve Brecht’i politik kimliğinden arındırmak için kullanılan bir söylemdir. Kullandığı yöntem açısından zamanla daha yetkin eserler vermeye başlayan Brecht’in daha ilk eserlerinde şair yeteneğini görmek mümkün. 15 yaşındayken yazdığı ve bugün bizim savaş karşıtı bir şarkı olarak kullandığımız eserinde bile bu görülebilir. Birinci Dünya Savaşı başlarken, ülkedeki entelektüeller hatta sosyalist ve komünistler savaşı yeni bir çağın başlangıcı olarak selamlarken, Brecht savaş karşıtı tavır almış ve bu şiiri yazmıştır. Ancak kendiliğinden ve anarşizan bu başkaldırı Marx ve Hegel ile tanışarak, diyalektik düşünme tarzını içselleştirmesiyle bilinçli bir başkaldırıya dönüşmüştür. Şunu da eklemek gerek: Brecht, Marx’ı okuyarak bilim insanına dönüşmemiştir, marksist yöntemi hayata tutunmak ve sanat tutkusunu geliştirmek için kullanmıştır.
|