Fransa’dan bir jazz sanatçısı: Murat Öztürk Yazdır e-Posta

Uğur Hüküm

hukum_jazzPARİS  - Murat Öztürk Fransa’nın yeni nesil, yükselen caz piyanistlerinden. Aynı zamanda film müzikleri ve “şanson”, Fransız şarkı geleneğinde parçalar da besteliyor. Öztürk 1973’te İtalyan bir anne ve Türk bir babadan Alsace-Lorraine bölgesinin Jary kentinde dünyaya gelir. 2001’de Fransa Müzikal Yarışması’nda “Jazz Piano Solo” dalında birincilik ödülüne layık görülür. Son yıllarda “Jazz à Vienne”, “Jazz à Saint-Germain” gibi çok saygın festivallerden de davetler alan sanatçı sürekli yeni projelerle meşgul. Bugüne kadar Fransa’da “Söyle” (2002), “Candies” (2005) ve “Crossing My Bridge” (2009) üç kişisel albümü yayınlanan, üç kültürün başarılı ürünü genç sanatçı hayatında ilk kez Türkiye’de turnedeydi. Geçtiğimiz mayıs ayında Ankara, İstanbul ve İzmir’de konserler verdi.

UĞUR HÜKÜM - Murat Öztürk’ü dünyaya getirenlerin yolu nasıl ve nerede kesişmiş ?

MURAT ÖZTÜRK – Annem Napoli, babam Emirdağ’da doğmuş. Annemin ailesi Fransa’da yaşadığı için onu da Fransa’ya getirmişler. Klasik göçmen işçi hikayesi... Lorraine bölgesindeki  maden ocaklarında çalışıyorlarmış. Babam da iş bulmak için Almanya üzerinden 1972’de Fransa’ya gelmiş.  O tarihlerde demir-çelik havzası Jarny’de kalabalık birer Türk ve İtalyan göçmen topluluğu varmış. Panayır mı, sokak bayramı mı ne, tamamen tesadüfen karşılaşıp, âşık oluyorlar. Babam Fransızca bile bilmiyor. Ben 1973’te doğmuşum. Babamın ilk evliliğinden bir ablam, bir de annemden kızkardeşim var.  O devirde farklı topluluklar birbirilerinden ciddi biçimde ayrı yaşıyorlar, epeyce içlerine kapalılar.  Hatta annemle babam birtakım işleri tamamen gizlilikle kotarıyorlar. Her durumda bir sene sonra ben dünyaya geliyorum...

UH - Müziğe ilgi nasıl başladı? Özellikle de caza, piyanoya geliş nasıl, hangi yaşlarda oldu?

MÖ – Annem ve babam müzisyen değiller. Öyle çok gelişkin bir müzik kültürleri de yoktu. Ancak evde daima müzik vardı. Radyo olsun, televizyon olsun gündelik hayatımızda müzik izlenirdi, dinlemeyi hep sevdiler. Çocukluğumun önemli bir kısmının gerçek bir “Napoliten Mamma” olan anneannemin yanında geçtiğini eklemek isterim. Bugün bile çok az Fransızca konuşabilen anneannem devamlı popüler, geleneksel İtalyan şarkıları dinlerdi. Bu müzik içinde büyüdüm, denebilir. Daha sonraları bizim evde de saz ağırlıklı geleneksel Türk halk müziği dinler olduk. Ama herhangi bir enstrüman veya müziğe özel bir ilgim yoktu. Taa ki, 12 yaşında piyanoyla karşılaşıncaya kadar. Aletin fiziği, tınısı; ona dokunmak beni beklenmedik bir biçimde etkiledi. Enstrümanla aramızda adeta bir aşk başladı. Bu noktada anne ve babamı ben zorladım. Sürekli, “Ben müzik yapmak istiyorum” diyordum.

UH – Nasıl bir müzik eğitimi gördünüz?


MÖ – İlk başta bir mahalle okulunda org dersleri aldım, sonra gitara kaydım diyebilirim.  Büyük bir öğrenme arzusu, deyim yerindeyse açlığı yaşıyordum. Bu durum üç yıl sürdü. 16 yaşında dersleri bıraktım. Kendi kendime öğrenecektim. Gruplar kurmağa çalıştım. Rock, salsa, her türlü müzikle uğraşıyordum. Çelişkili gelebilir ama tek ilgilenmediğim müzik türü cazdı. Hiç tanımıyordum. Cazla 19-20 yaşlarında çok meraklı bir müzisyen arkadaşım sayesinde tanıştım. Coltrane, Evans, Tatum ve benzerlerini dinledikçe adeta şoke oldum, büyülendim. Armoni, doğaçlama, cazın havası, çevresi hepsi bambaşka bir dünya keşfetmeme neden oldu. Özellikle de piyano. Bu defa tam bir caz oburluğuna tutulmuştum. Bu arada temel eğitimimi de ihmal etmiyordum. Müzik eğitimimiyse kendi kendime sürdürüyordum. Taaa ki “Paris Bill Evans Piyano Akademisi” diye bir okulun açıldığını duyuncaya kadar. Kendi bilgi ve birikimimi diğer cazcılarla karşılaştırmaya karar verdim. 1996’da bir yıl bu okula gittim. Bu temas beklediğimden yararlı oldu. Hem yeni insanlar tanıdım, hem de kendimi geliştirdim. Sonra tekrar kendi yoluma döndüm. Sanırım doğam icabı “otodidakt” olmayı yeğliyorum.

UH – Niçin piyano? Daha önceden örneğin gitar, org denemiştiniz...


MÖ – Beni müzisyen olarak ilgilendiren esas faaliyet bestelemek. Ne enstrüman, ne konser...  Öncelikle beste yapmaktan haz alıyorum. Film müzikleri, hatta şarkılar... Böyle olunca sanırım en geniş yaratıcılık olanağını, yelpazesini piyanoda buluyorum. Bana en iyi bestecilik enstrümanı gibi geliyor. Her şey parmaklarımın ucundaymış gibi hissediyorum. Bir de tabii ki bu enstrümanı çalmanın başka bir keyfi, tatmini var.  

UH – Piyano tutkusunu güçlendiren, etkilendiğiniz başka besteci veya yorumcular var mı?

MÖ – Evet, örneğin büyük özgün klasik yorumcu Glenn Gould.  Klasik müzikten çok etkilendim ve sürekli dinliyorum. Cazda Keith Jarrett, John Taylor, Kenny Werner veya yeni nesilden Brad Mehldau gibi sanatçıları seviyorum ve dikkatle izliyorum. Çok sayıda konserde eşlikçilik yaptım. Diyebilirim ki piyanoyu özellikle canlı konserlerde gerçekten öğrenmeye başladım. Clare Fischer, Bernard Maury, Michel Petrucciani, Louis Sclavis, Bruno Toccane gibi sanatçılarla çaldım. Hem tutkum, hem tecrübem arttı...

UH – Bu sanatçıların hepsinin adeta ortak bir yanı var, melodik olmak. Sizin albümlerinizde de melodinin ciddi bir ağırlığı hissediliyor. Yanılıyor muyum?

MÖ- Çok doğru. Hatta bu konuda zaman zaman eleştiriliyorum. Sanırım bu yanım çocukluğumda dinlediklerim, kaptıklarımdan kaynaklanıyor. Özellikle de İtalyanca şarkıların melodikliği. Lirizm kendiliğinden devreye giriyor. Daha sonra derinden etkilendiğim Türk müziğinde de belli bir dramatik boyut mevcut. Her ikisinin buluştuğu noktada hissediyorum kendimi. Örneğin, hayran olduğum Jarrett’te de bence böyle kuvvetli bir melodik müzik var.  


UH – Günümüz müzik pazarı büyük boyutlara erişti ama bu pazarın en önemli dilimini daha ziyade pop ve fantezi müzik kaplıyor. Caz sürekli büyüse de son derece sınırlı bir pay alıyor. Hele hele klasik ve melodik bir caz yaşayabilir mi, bu türde cazcıların geleceğini nasıl görüyorsunuz?

MÖ – Benim tarzımda cazcılar bestelemek ve yorumlamak istediği sürece bir geleceğin olduğuna inanıyorum. Bizler sanatçı olarak devamlı üretmek istiyoruz. Örneğin ben kendi estetik bakışımdan gayet memnunum. Kendimi dinleyicilerin, müzikseverlerin yerine koymaya çalışıyorum. Çok farklı şeyler sevebilir, farklı akım ve türlerden hoşlanabilirler. Ama beni, bizi dinlemeye devam edebilirler mi? Bilmiyorum ama sanki biz üretebildiğimiz sürece bizi birileri dinleyebilirmiş gibi geliyor...   

UH – Şöyle doğrudan sorayım: Biraz “lüks” bir durum ama cazla hayatınızı kazanabiliyor musunuz ?

MÖ – (Uzun bir iç geçirmeden sonra) Zor! Gerçekten bir “lüks”... “Mainstream” yani pazarda egemen eğilimi, insanların taleplerini izlemezsen kendini kurtarman çok güç. Ortada sürekli dönen bir çark var. Fusion, değişik alaşımlar vs değişimlerden sonra tekrar bir kökleri arayış yaşanabilir, kim bilir belki bu çarkı o noktada yakalayabilirim. Her durumda cazın geleceğine bakarsak kehanette bulunmak biraz zor. Ama caz da pazarın kurallarını bütünüyle hiçe saymıyor. Uyum sağlanması gerekiyor. Yani hem istediği gibi caz yapmak hem de nispeten geniş bir kesimin hoşuna gidebilmek zorunda. Bunun içinde bence bazı tavizler, bazı fedakarlıklar gerekiyor.  Her şeye rağmen caz benim için özgürlüğü simgeliyor, özgür bir yaratıcılığı, ifade tarzını… Bilmiyorum, ama kendimi ille de hayatımı kazanmak için müzik yapmak zorundaymışım gibi hissetmiyorum. Yaşamak için başka şeyler yapmağa razıyım. Yeter ki istediğim müzikten taviz vermeyeyim. Dilediğim müziği, ben kendimce en iyi biçimde yapmaya çalışayım da... Sonrası... (Türkçe) “İnşallah”! (Gülüyor)     

UH - Şimdiye kadar kendi adınıza üç CD çıkardınız. Başka albümlere katıldınız. Şu sıralar belli başlı yayın organlarında, caz radyoları ve programlarında isminizden, son albümünüzden övgüyle söz ediliyor, parçalar çalınıyor. Bu noktaya nasıl gelindi ?


MÖ – 2002’de çıkan ilk albümüm “Söyle”den önce epeyce albümde başka sanatçılara eşlik ettim. Bu tecrübeler bana kendi albümümü yapmak cesaretini verdi. İlk Trio’mla çıkarttığım “Söyle”de (Hemiola Music) sağolsun hocalığımı da yapmış, ünlü kontrbasçı Jacques Vidal bana yardım etti. CD’imin hem bestecisi, hem yorumcusu, hem yöneticisi, hem dağıtımcısı oldum. Eşimle kurduğum çok basit bir prodüksiyon yapısı ve çok dar olanaklarla bir çalışma gerçekleştirdik. Birkaç konser ve festivale katıldım. Basında hakkımızda birkaç yazı ve eleştiri yayınlandı. Ancak ayakta durabilmek için aralarında Michèlle Torr ve Guy Marchand gibi popüler müziğin önde gelen isimlerinin de olduğu şarkıcılara besteler yaptım. Hem de keyifle kuşkusuz... Sonra ilkine benzer zorlu bir süreçte, yine kendi olanaklarımla lotarılan ikinci bir albüm “Candies”in (2005) ardından kendimi beslemeye, deyim yerindeyse “nadas”a yatmaya karar verdim. İki yıla yakın bir süre başta “Gregoryen” müzik olmak üzere farklı kaynak ve müzikleri inceledim. Bestelemedim, çok az konsere verdim. 2008’de karşıma, yaptığım müziği sevdiğini söyleyen Label Laborie Jazz firması ve sanat müdürü Jean-Michel Leygonie çıktı. İlk kez nihayet sadece bir caz müzisyeni olarak bir albüm hazırlayacaktım. 2009 sonunda “Crossing My Bridge” piyasaya sürüldü. Ekibimden, Fransa’nın en büyük dağıtımcılarından Naïve ile çalışmaktan çok memnunum. Acelem yok. Belli bir öğrenci ruhuyla çalışmak, kendimi derinleştirmekten zevk alıyorum.  

UH –  “Söyle“nin özel bir öyküsü olsa gerek? Zira başlığı“ö” harfiyle yazılmış. İmla bile tam olarak Türkçe. Niçin?


MÖ – Belki de kendimi affettirmek için. Köklerime duyduğum sorumluluk  mu desem? Bugün duyduğum en büyük pişmanlıklardan biri, Türk bir babaya rağmen yeterince Türkçe bilmemem. Pişmanım ve ancak bu sorunu halledebileceğimi sanıyorum, çok arzuluyorum. Türkiye beni hep cezbetti, Türkçe dil olarak, Türkiye tarih olarak... Atatürk’e hayranım… İşte bütün bunların onuruna ve kökenlerime saygı göstermek için, küçücük bir katkım olsun diye ilk albümüme Türkçe bir başlık koydum.  Çalışmamın adına, anlamına uygun olması için; bir şeyler söylemek, bir şeyler ifade etmek, müzik dünyamı, kendimi  anlatmak istedim... Üstelik “Söyle” sözcüğü fonetik olarak kulağıma çok hoş geliyor.  

UH – “Jazz A Vienne” gibi çok saygın festivaller, “Duc de Lombard” gibi birinci sınıf caz kulüplerinden davet alıp, oralarda sahneye çıkmaya başladınız. Dışardan bakanlar için Birinci Lig'e yükselmek gibi bir durum. Nasıl bir duygu içindesiniz?

MÖ – Evet, çok güzel ve cesaretlendirici gelişmeler bunlar. Fazla değil bir kaç ay öncesine kadar Vienne’nin beni davet edebileceğini düşünemezdim bile. Üçlümle Lombard’da çalmak başlı başına bir hedef, bir zirve oluşturuyordu benim için. Doğru yoldayım, emeklerim tanınıyor gibime geliyor. Ama yine de biraz şaşkınlık içersindeyim. Çünkü kişisel kültürümde bu tarz ölçütler yok. Kendi köşemde sakin ve yalnız çalışmaktan hoşlanan biriyim. Gerçekten güzel sürprizler bunlar. İnsana
şevk veriyor.

UH – Benzersiz bir şansa sahipsiniz. Üç kültürün içindesiniz. Fransa, Fransızca doğal. Biraz önce belirttiğiniz gibi anne tarafı etkili. İtalyanca biliyorsunuz, İtalyan kültürünü yakından, içinden tanıyorsunuz. Türkçe, Türk müziği, kültürüyle aranız nasıl? Yakından tanımak için nasıl bir çabanız var?

MÖ – Gün geçtikçe çok sınırlı tanıdığım ve çok sevdiğimi hissettiğim bu kültüre yakınlığı derinleştirmeye çalışıyorum. Hayatımın hedeflerinden biri bu. Önce kuşkusuz Türkçe. Ancak çabalarımın zorlama, yapay olmasını istemiyordum. Adım Murat Öztürk diye benden ille de Türk müziği yapmalıyım gibi bir beklenti olmamalı. Şahsen böyle bir kaygım yok. Fransa’da doğdum, büyüdüm. Dolayısıyla Türk kültürü için bir şeyler yapacaksam, onu hak etmeliyim. Daha iyi öğrenmeliyim, bilmeliyim. Türkiye’de bir turne yapacağım için ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Gittikçe daha fazla Türk müzisyeniyle temas ediyorum. Okuyorum, dinliyorum... Amacım, dileğim biriktirdiklerimden, özümleyebildiklerimden gelecekte kalıcı bir şeyler, bir albüm üretmek.

UH - Türk cazcıları tanıyor musunuz? Şahsen tanıştığınız, özel olarak izledikleriniz var mı? Geleneksel, popüler veya sanat/klasik müzikten bildiğiniz, sevdiğiniz tarz (genre) veya sanatçılar mevcut mu? Aynı soruyu, bugün çok zengin klasik/geleneksel/popüler ve Jazz potansiyeline sahip İtalya içinde sorabiliriz…

MÖ – Usta piyanist ve besteci Aydın Esen'le sürekli yazışıyorduk. Kerem Görsev, Ferit Odman ile temastayım.  Buralardan Ahmet Gülbay ile tanışıyoruz. Örneğin Okay Temiz'e bayılıyorum. Türkiye'deki müzisyenlerle orada olup bitenlerle çok ilgileniyorum. Ama gerçekten tanımak için yerinde, içinde, Türkiye’de olmak gerek. Bu insanlarla sahne paylaşmayı, birlikte olmayı çok arzu ediyorum. En azından bir-iki ay onlarla olabilmeliyim. İtalya’da kuşkusuz çok büyük cazcılar var. Ama onlar sadece caz yapıyorlar. Halbuki Türkiye’de yeni, farklı ve keşfedilmeyi bekleyen bir zenginlik yatıyor. Olası bir müzikal macera, yolculuk beni heyecanlandırıyor...