| Çifte vergilendirmenin çoklu anlamı |
|
|
|
İrfan Ergi
Almanya, anlaşmayı neden iptal etti?
İhracat bağımlılığı azami düzeyde olan Alman ekonomisi, doğal olarak dışa açık, rekabetçi bir ekonomi siyaseti uyguluyor, hatta ABD’nin aksine, kendi şirketlerini açıkça ve doğrudan kayıran yasal ve bürokratik uygulamalardan büyük ölçüde kaçınıyordu. Bunun en son örneği, zora düşen ve ekonominin halen motor sektörlerinden sayılan otomotive destek için verilen, 9 yaşından büyük otomobilleri hurdaya çıkarıp, yeni otomobil alanlara 2500 avroluk “hurda primi” uygulamasında görüldü. Teşvik dağıtımı için “ithal oto”-“yerli oto” ayrımına gitmeyen Almanya, kendi bütçesinden 5 milyar avroluk kaynağın, Alman şirketlerden daha çok küçük ve ekonomik otomobil üreten İtalyan, Japon, Kore, Fransız ve diğer ülke otomotiv üreticilerine fayda sağlamasına göz yumdu.
Ancak, küresel finans krizi ile artık iyice belirginleşen ekonomideki yapısal değişiklik ve daralmalar, Almanya’yı ekonomi siyasetinde strateji değişikliğine zorluyor. Kronik kitlesel işsizlik, yatırımların azalması, ekonomik durgunluk, sermaye kaçışı, vergi gelirlerinin düşmesi, rekor düzeylere ulaşan iç ve dış borçlanma, aksayan altyapı yatırımları, teknolojik eksiklik ve gerilikler, kalifiye ve ucuz işgücü kıtlığı gibi etkenler, Alman ekonomisinin büyümesini, verimliliğini ve rekabet şansını ciddi ölçülerde tehdit ediyor.
Bu yapısal sorunların, uzunca bir dönem daha modern ve verimli fabrikalarıyla sağlam, kaliteli ve hesaplı üretimle dünyaya Deutsche Industrie Norm "DIN" ve “Made in Germany” imajlarını belleten Almanya’nın piyasalardaki şansını olumsuz etkilememesi için, acil siyaset değişikliği artık sol veya sağ bütün düzen kuruluşları ve partilerince kabul görmeye başladı: Sermayenin kazanç marjını yükselten mevzuat değişiklikleri, emekçilerin haklarının gasbı, ücret yan giderlerinin azaltılması, sermayenin zarar ve maliyetlerinin kamuya yüklenmesi, işsiz ordusunun büyütülmesi, göçmenlere yönelik daraltıcı siyasetler uygulanması, kredi maliyetlerinin düşürülmesi, devlet teşviklerinin artırılması, hak ve özgürlüklerin budanması vb bütün önlemler, Rhein Kapitalizmi’nin yeni sosyoekonomik siyasetinin nirengi noktalarıydı.
Sermayenin, Almanya’da satış yapıp, emeğin nispeten ucuz olduğu yeni Avrupa Birliği üyesi Doğu Avrupa ülkelerinde yatırım yapmasını engelemek için önlemler almaya başlayan Almanya, kara paranın ve vergilendirilmemiş kazancın aktığı vergi vahalarına savaş açtı. Liechtenstein ve İsviçre ile sert polemiklerin de yaşandığı bir diplomatik mücadele başlatan Almanya, burnunun dibindeki ülkelere para aktarılmasını önlemeye başladı.
Dünya ihracat şampiyonu Almanya, artık bonkörlüğü bırakarak daha korumacı (protectionist) ve ulusalcı ekonomi siyaseti uygulamaya başlıyor. Bu nedenle, diğer ülkelerle mevcut anlaşmaların güncellenmesinde Almanya’nın ekonomik çıkarları, artık daha baskın ve tavizsiz biçimde yürütülüyor.
Küresel siyaset de parafiskal denetimin artmasından yana
Başını ABD’nin çektiği küresel sermaye, son 10 yılda dünyanın doğa ve insanlarını daha çok sömürerek, kâr marjını artırmak ve emisyondaki hata ve sızıntıları önlemek için para hareketlerinin daha sıkı ve merkezi biçimde denetlenmesi siyasetine öncelik vermişti. Artık güvenlik kaygısıyla kendi yarattığı mafya gibi yeraltı yapılanmalarına bile tahammülü kalmayan küresel sermaye, işlevini tamamlayarak denetimden çıkan ve zararlı olan İslamcı terörizme hiçbir biçimde kaynak ayrılmaması için, bireysel para transaksiyonları dahil en küçük bir para hareketini denetleyecek mekanizmaları kurarak, bunları dünyaya dayatmaya başladı. Herkes “Basel Kriterleri” derken, “Swift Sözleşmesi” ve AB’nin ABD’ye bütün banka hesaplarını denetleme yetkisi vermesini anımsayalım!
Yani Almanya’nın temelde ekonomik çıkar amaçlı yeni korumacı siyaseti ve bunu Türkiye gibi ulusal çıkarlarını savunmakta aciz kalan, AKP katalizatörü nedeniyle dayatmalara kolayca boyun eğebilen ülkelere dayatma süreci, küresel güçlerin uluslararası para trafiğini organize suç ve uluslararası terörizmi finanse etmesini önlemek amacıyla daha sıkı denetim alma süreciyle eşzamanlı olarak gelişti ve Almanya’nın bu konudaki siyasetinin elini güçlendirdi.
Almanya vergi cennetlerine savaş ilan etti
Türkiye ile "çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmasını" tek taraflı olarak iptal eden Almanya, Türkiye’yi kendisi için daha avantajlı anlaşmaya zorladı. Bundan böyle, kim ne derse desin, “Avrupa Türk matbuatı” ile vizyonu sınırlı bazı kerameti kendinden menkul avukatlar ne yazarsa yazsın, Almanya’daki Türkler, iki ülkedeki gelir ve servetlerinden dolayı daha çok vergi ödeyecek. Ülkeden vergi kaçırılmasını önlemek için vergi cennetlerine savaş açan, Liechtenstein ve İsviçre ile diplomatik çekişmelere neden olan Almanya’nın eski Maliye Bakanı Peer Steinbrück (SPD), Türkiye ile Almanya’nın 1985’te imzaladığı "çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmasını" sürpriz bir biçimde 1 Ocak 2011 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere feshetmişti.
Diplomatik teamüllere aykırı biçimde yapılan bu feshin istisnai bir uygulama olduğunu kabul eden Berlin, eleştiriler karşısında mahcup bir ifade ile, yeni bir anlaşma için yeterli süre bırakıldığı görüşünde olduğunu açıklamıştı. Berlin, elbette Türkiye’nin yeni bir anlaşma imzalamak zorunda olduğunu biliyordu. Aksi takdirde, anlaşmanın sona erdiği 2011 yılından itibaren Almanya’daki 2.8 milyon Türk, 70 bin Türk işadamı, Türkiye’de yatırımı olan 3 bin 700 Alman şirketi ve Türkiye’ye göç eden çok sayıdaki Alman emekli çift ile Türkiye’den emekli olan Almanyalı Türkler, vergi yükü altında ezilecekti. Türkiye, bunu kaldıramazdı.
Anlaşma imzalanmasaydı ne olurdu?
Merkezi Berlin’de bulunan Türk-Alman Ticaret Odası Müdürü Marc Landau, çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmasının iptalinin ciddi sonuçlarının kamuoyunda yeterince anlaşılamadığını söylemişti. Landau, 1985 tarihli anlaşmanın, ticari olduğu kadar insani etkileri de olacağına dikkat çekerek, “Bir çok maliyeci, anlaşma henüz yürürlükte olmasına rağmen iptalin, Türkiye’de yatırımı olan veya yatırım yapacak şirketlerin gelecek planlaması olmadığı için olumsuz etkileneceğini belirtiyor” demişti. Özellikle, vergi mevzuatı konusunda güvenilir bir çerçeveye gereksinimi olan inşaat ve enerji gibi en az 15 yıllık yatırım güvencesi gerektiren sektörler için, Türkiye’ye yatırım, cazibesini yitirebilecekti.
Yeni anlaşmanın gerçekleşmemesi halinde Türkiye ve Almanya’da işi, geliri ve serveti olan kişi ve şirketler ilk adımda iki ülkede birden vergi verecek. Daha sonra, ödenen vergilerin oranları birbirinden düşürülerek, aradaki farkın ödenmesine geçilecekti. Bu durum, mükelleflerin toplamda daha yüksek vergi ödemesine yol açacak tabii. Vergi beyanlarının eksik verilmesi, gelir ve servetin beyan edilmemesi ise, vergi kaçırma suçunu oluşturarak, mali ve adli yaptırımlara yol açabilecekti.
Almanya’nın asıl hedefi: Kaçan yatırımlar
Yüzden fazla ülkeyle çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmasına sahip olan Almanya, bu anlaşmaları normalde 15 yılda bir yeniliyor. Türkiye ile 25 yıldır geçerli olan anlaşma ise, "Varsayılan kaynak vergilendirmesi" ilkesine dayanıyor. Bu ilkeye göre Alman maliyesi Türkiye’de yatırımı veya serveti olan kişilerin vergisini Türkiye’de ödemiş kabul ediyor. Gerçekte ise, "fiktive Quellensteuer" ilkesi uygulanmasına rağmen, Türkiye’de çoğu kez ya hiç ya da kısmen vergi ödeniyor. Böylece, vergi mükelleflerine avantaj sağlayarak, fiilen Türkiye’de belli sektörlerde yatırım yapılmasını teşvik eden Almanya, artık bu "kalkınma yardımını" yapmak istemiyor. Artan rekabet ve yatırımların daha ucuz işgücü olan ülkelere kayması nedeniyle, vergi kayıpları artan, istihdam yaratmakta zorlanan Almanya, artık Türkiye ile de, OECD örnek anlaşmalarına uygun yeni bir anlaşma imzalamak istiyordu. Henüz detaylarını bilmesek de, parafe edilen yeni anlaşmayla Almanya’nın bu amacına büyük ölçüde ulaştığını varsayabiliriz. Zaten pazarlıkların sürdüğü dönemde bile, Berlin Sanayi ve Ticaret Odası (DIHK) uzmanı Harald Hendel, "varsayılan kaynak vergilendirmesinin" kalkmasıyla, Türkiye’de aktif olan Alman şirketlerinin vergi yükünün artacağını, Alman Maliyesi’nin de vergi gelirlerini artıracağını belirterek işin asıl rengini beyan etmişti.
Resmi bildiriler bir şey söylemiyor
10.08.2009 tarihinde ajanslara düşen bir haberde, “Almanya, Türkiye ile olan ‘Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşması’nı feshetti” denilerek, Almanya’nın yaptığı ekonomik satranç hamlesi kamuoyuna duyuruluyordu. “Türkiye Cumhuriyeti ile Federal Almanya Cumhuriyeti arasında gelir ve servet üzerinden alınan vergilerde "Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması", Almanya tarafından feshedildi” denilen haberlerde, Gelir İdaresi Başkanlığınca yapılan açıklamayla “Almanya’nın, 16 Nisan 1985 tarihinde imzalanan anlaşmayı, 21 Temmuz 2009 tarihinde feshettiğini Türkiye’ye bildirdiği, fesih işleminin 01.01.2011 tarihinden sonraki vergilendirme dönemleri için geçerli olduğu ve bu çerçevede, anlaşmanın 2009 ve 2010 yılları vergilendirme dönemlerinde uygulanmasına devam edileceği, Almanya hükümeti ile yeni bir çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmasının 01.01.2011 tarihinden önce sonuçlandırılarak yürürlüğe konması için müzakerelere devam edildiği” belirtiliyordu...
Daha sonra yapılan haberlerde ise, “Uzun süren müzakerelerden sonra Ankara’da 4-5 Mayıs’taki görüşmelerden sonra parafe edilen ve yakında büyükelçi ya da bakan düzeyinde imzalanarak iki ülkenin parlamentolarının onayına sunulacak yeni anlaşmanın, 1 Ocak 2011 tarihinde yürürlüğe gireceği, böylece halen yürürlükte bulunan anlaşmanın kalkması ile yeni anlaşmanın yürürlüğe girmesi arasında bir boşluk doğmayacağı” belirtiliyordu. Şah ve mat Almanya ile Türkiye arasında yapılan Çifte Vergilendirme’nin önlenmesine yönelik satranç maçında, Türk takımına Gelir İdaresi Başkanı Mehmet Kilci başkanlık etti. 5 tur üzerinden, sürenin daralmasıyla Almanca “Blitz” (şimşek) tabir edilen saatli biçimde oynanan satranç turnuvasında, Alman takımı Almanya’dan emekli olup da, daha sonra Türkiye’ye dönen gurbetçilerin emekli maaşlarının vergilendirilmesini (yüzde 25) talep etti. Türk takımı ise, şah-mat tehdidine karşı “Ama bizim oyun kurallarımızda emekliden vergi kesintisi yok. Ayrıca bu hem OECD hem de Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması kurallarına uymuyor” dediyse de fayda etmedi. Kendi emeklisinin maaşlarını kısan, çalışanını öldürdükten sonra ya da en iyi ihtimalle bir ayağı çukurdayken emekli eden Alman takımı, elbetteki, Türk’ün kendi emeklisine kötü örnek olmasını istemezdi. Zaten milyarlarca avroyu vermesi gündeme gelince, Yunan emeklilerinin bile Almanlardan çok daha iyi durumda olduğu ortaya çıkınca, zor durumda kalan Alman Satranç Takımı’nın arka arkaya hamle ve tehditleri sonucu Türk tarafı, bari “ilk 10 bin liralık gelirden sonrası vergiye tabi olsun” taviziyle yenilgiye razı oldu. Oysa bu taviz de aslında taviz sayılmayıp, zaten Almanya’da oynanan oyun kurallarına uygun bir durumdu! İşin pratik anlamı
Yeni Çifte Vergilendirmenin Önlenlmesi Anlaşması, Hürriyet’te „Emekliler vergi muafiyetine sevindi“ başlığıyla duyuruldu. Cemaat-tarikat gazeteleri de bu yönde başlıklar kullandılar. Bunlara göre, “Almanya’dan emekli olup da Türkiye’de yaşayan emekliler, yılda 10 bin Avro’nun altında aylık alıyorlarsa, Alman maliyesine vergi vermek zorunda değiller. 10 bin Avro’nun üzerindeki gelir vergiye tabi tutulacak. Almanya’da ikametgah kaydını sildirip de Türkiye’ye dönen emeklilerin aylıklarından Alman maliyesi vergi kesemiyor…” Oysa, Almanya, “ülkemde yaşayan benim yasalarıma tabidir” kuralını tavizsiz uyguluyor ve Türkiyeliler üzerindeki vergi cenderesini sıkıştırıyordu.
Sadece emekliler üzerinde duracak olusak, pratikte, çeşitli nedenlerle Almanya’daki ikametini sildirmeyen emekliler (ki yüzde 90’ı bu durumdadır) Alman Gelir Vergisi Yasası’nın 48. maddesi uyarınca, "sınırsız vergi mükellefi" sayıldığından emekli aylıkları ile varsa diğer gelirlerini güncel vergi mevzuatına göre yüzde 15 ila 25 arasında değişen oranlarda vergilendirmek zorunda kalacaklar..
Almanya’daki ikametini sildirerek Türkiye’ye kesin dönüş yapan Türk emekli, Türkiye’ye dönse de Alman Gelir Vergisi Kanunu’nun 48. maddesi gereği, “dar vergi mükellefi” sayılacak. Dar (sınırlı) vergi mükellefi, bir takvim yılı içinde 183 günden fazla Almanya dışında yaşıyorsa ve emekli aylığının dışında bir geliri yoksa, o zaman Almanya’da vergi vermek zorunda kalmıyor. Dar vergi mükellefi kişi, yılın altı ayından fazlası Almanya dışında yaşıyorsa, Alman maliyesine dilekçeyle dar mükellefliğini kaldırtabilecek.
Zaten Alman mevzuatına göre, emekliler de artık her yıl vergi beyanı vermek zorunda olduğundan, ikameti Almanya’da resmen süren Türk emekliler, yine diğer emekliler gibi sınırsız vergi mükellefi sayılacak. Almanya’da emekli aylıkları, 2010 yılı itibariyle yüzde 60 oranında vergiye tabi. Ancak emekliler, kişi başına 8004, karı-koca olarak 16.009 Avro’ya kadar vergiden muaf gelir elde edebildikleri için, yaklaşık kişi başına 800 Avro’ya kadar emekli aylıkları fiilen vergiye tabii değil. (Asgari geçim oranı)
Girişimci de vergiden çekiniyor
Güncel bir örnek, çift vergilendirme denilen uygulamanın bir ülke ekonomisini nasıl etkin biçimde olumlu ya da olumsuz etkileyebileceğini somutluyor. Dünyanın en büyük ve dinamik sektörlerinden olan mobil iletişim sektöründe giderek büyüyen “sanal mobil operatörlerden (MVNO) Avea’ya danışmanlık yapan Besen Group Başkanı Alex Besen, sektördeki en büyük engelin çifte vergilendirme olduğunu açıklayarak, henüz içeriği tam olarak açıklanmadığı için değerlendirilemeyen anlaşmanın bir ülke ekonomisine nelere mal olabileceğini gözler önüne seriyor. Türkiye’de şu anda sadece taraftar gruplarına yönelik Fenercell, GSMobile, Kartalcell, Trabzoncell gibi markalarla bilinen sanal mobil operatörlerin (MVNO), cep telefon alanında gelecekte öncelikli yer tutacak. Dünyada “Virgin Mobile“, Almanya’daki Türklere yönelik E-Plus Grubu’na bağlı “Ay Yıldız” ile süpermarket zincirleri, bankalar, otomobil üreticilerinin de kendilerine ait MVNO’ları bulunduğu ve yaygınlaşmanın sürdüğünü dikkate alalım…
Besen, Avea tarafından iş ortaklarına yönelik olarak İstanbul’da düzenlenen “MVNO Semineri”ndeki sunumunda, “Türkiye’nin MVNO’lar için hem genç hem yaşlı nüfusuyla büyük bir potansiyel sunduğunu” belirterek, en büyük engelin çifte vergilendirme olduğunu söylüyor. Avea Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Hakan Kaplan da, “Yüzde 15’lik hazine payını hem bizim hem de MVNO anlaşması yaptığımız iş ortağımızın ödemesi gerekiyor. Bu da rekabetçiliği engellediği için bu alanda olmak isteyen kurumlar biraz daha temkinli olmak durumunda kalıyor” dedikten sonra, “Şu anda abone sayısı 500 binin üzerinde. Vergi sorununun çözümünün ardından en az 2 milyonu hızla bulacaktır” sözlerini kullanıyor. Yani 4 katı bir artışı engelleyen tek şey, çifte vergilendirme!
Bir sektörün sadece bir segmentinde bu kadar frenleyici olabilen çifte vergilendirmenin, bir ülke ekonomisinin bütününde yaratabileceği olumsuz etkinin boyutları rahatça tasavvur edilebilir.
Tabii Avrupa Türk basını, kaybedilen tiraj kaygısı nedeniyle, çifte vergilendirmede resmin bütünü, Dünya, Avrupa ve Türkiye yerine yaklaşık 150 bin Türk emekliden başka kimseyi gör(e)miyor. Türkiye’deki matbuat ise siyasi arenada yeni “kurtarıcı” aramak ve “kurtarıcıları” tartışmaktan, Türkiye ekonomisi için hayli önemli olan ve “kurtarıcı” sayılabilecek bu konuyu ıskalıyor.
Almanyalı Türkler kaygılanmıyorlarsa, hata yapıyorlar!
Almanya’daki sıradan Türkler kadar Türk işadamlarına da "çifte ceza" kabusları gördüren tek taraflı iptal konusunda ilk uyananlardan biri, TDU Başkanı Hüsnü Özkanlı, "Eğer belirtildiği gibi modernleştirilmiş yeni bir anlaşmaya varılmazsa, Almanya’daki 70 bin Türk işletme sahibinden iki kez vergi alınacak" diyerek “Ayrıca halen Türkiye’de 2 bin 100 Alman firması iş yapıyor. Üç yıl içinde bunun 3 - 4 bine ulaşacağını öngörüyoruz” sözleriyle kaygılarını belirtiyordu. Elbette, emeklilere yıllık 10 bin avroya kadar muafiyet getiren yeni anlaşma yine “mali ikamet” ilkesine sadık kalıyor... Ancak özellikle Türkiye’de işi, yatırımı, serveti, geliri olan gerçek ve tüzel kişilerin sorumluluk ve mali yükünü de artırıyor...
Tabii herhangi bir anlaşma yapılmaması ise çok daha ağır sonuçlara yol açabilecekti: Mevcut anlaşma hükümlerine göre, Türkiye’de gelir vergisi ve kurumlar vergisine “"Türk Vergisi" deniliyor, Almanya’daki Gelir Vergisi (Einkommensteur), Kurumlar Vergisi (Körperschaftsteuer), Servet Vergisi (Vermögenssteuer) ve Ticaret Vergisi (Gewerbesteuer) ise “Alman Vergisi” olarak nitelendiriliyordu. Türkiye’de örneğin yüzde 20 vergi ödeyenler, Almanya’da verginin yüzde 30 olması durumunda, sadece yüzde 10’luk farkı ödeyerek vergi borcundan kurtuluyordu.
Anlaşmanın iptalinden sonra yeni bir anlaşma sağlanamaması durumunda her iki ülkedeki geçerli tam vergi oranlarını ödemek zorunda kalabilecek, bu da yatırımların azalmasına işsizliğin artmasına neden olabilecekti. Türkiye’de mülkü olan Almanyalı Türk ve Almanlar da kira, faiz, kâr payı gibi getirileri olan yatırımlardan muhtemelen vazgeçecekler.
Vergi kaçakçılığına toplumsal adalet kılıfı!
Tabii işin bir gerçeği de şu: Almanya’daki Türklerin büyük çoğunluğu Türkiye’deki mal ve servetlerini Alman maliyesine bildirmiyor! Zaten Türkiye’de vergi ödeme, mükellef olma bilinç ve kültürü pek gelişmeden Almanya’ya göç eden yurdum insanı, bu alışkanlığından Almanya’da da vazgeç(e)miyor. Almanya’nın kendilerine yaptığı açık ve örtülü, kurumsal ve gündelik ayrımcılığı vergi kaçırarak telafi eden yurdum insanının uyanıklığına tahammülü kalmayan ve her kuruşun peşine düşen Almanya ise, şah-mat tehdidi anlamına gelen tek taraflı iptal ile, Türkiye’yi vergi konusunda işbirliği için de sıkıştırmayı ihmal etmiyor. Hak-hukuk “vermekte” cimri davranan, on yıllardır türlü bahanelerle yerel seçim, çifte vatandaşlık, kolaylaştırılmış vatandaşlık gibi katılım haklarını esirgeyen Almanya, “almakta,” vergi mükellefiyeti konusunda ise oldukça muhteris davranarak, herkesin kesesinden kamuya pay vermek yükümlülüğünde olduğunu anımsatıyor. Sosyal ve dayanışmacı devletin bir gereği de doğru dürüst vergi ödemek! Doğru söze ne denir.
Türkiye ne yapıyor?
ABD’den sonra ikinci ağababası sayılan Almanya’nın vergi satrancında yenilmekten başka şansı olmayan Türkiye, küresel sermayenin bu yeni “sıkı denetim” stratejisini kendi açısından nasıl değerlendiriyor? Buna bakacak olursak, sadece ve sadece “uyum” görürüz. “One minute” dışında İngilizce ifadede bulunamayan RecepTayyip Erdoğan emir-komutasındaki küresel sermayenin Türkiye kayyumu AKP hükümeti ile onun “İncelazca” bilen maliye bakanından başka ne bekleyeceksiniz ki?
Küresel sermayenin, “Dünyadaki her kuruşun her hareketini bileceğim ulan!” raconuna biat eden AKP hükümeti de “komşuda pişer, bize de düşer” diyerek, bundan, moda deyimle, “nemalanmak” hamlesine girişti.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) “Beyaz Liste”si içinde bulunan ülkelerden olan Türkiye de, İsviçre ve diğer ülke bankalarındaki Türkiye kaynaklı hesapları isteme hakkına sahip bulunduğundan, Türkiye’den kaçan paranın bir kısmına dadanma kaygısına düştü. AKP’nin yanlış siyasetini finanse etmek, bedelini gelecek kuşakların ödeyeceği ekonomik-mali hataları örtbas etmek için sürekli taze ve sıcak paraya gereksinimi olan AKP Türkiyesi, OECD bünyesindeki Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) ilkelerine uyması nedeniyle, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya, Çin gibi “Beyaz Liste”ye dahil ülkeler arasında yer alıyor. (Türkiye’nin 1991 yılında üye olduğu FATF, kara para aklamanın önlenmesi amacıyla, yasal, finansal, operasyonel ve uluslararası işbirliği konularında hazırlanan ve üye ülkelerce yerine getirilmesi istenen standartları içeren kırk adet “tavsiye”nin oluşturduğu bir metin ve bu metne dayalı bir yapılanma. Bu yapılanmanın “tavsiyeler” metni, küresel sermayenin talep ve beklentileri doğrultusunda kara para aklama ile mücadele alanındaki yeni gelişmeler ile terörizmin finansmanı konusu dikkate alınarak 2003 yılında tekrar revize edilmişti...)
OECD’nin sıralamasında, örgütün kara para aklama ile mücadele, vergi kaçırma ve diğer ilkelerini yerine getirme durumlarına göre ülkeler “Gri Liste” ve “Kara Liste” şeklinde sınıflandırılıyorlar. İsviçre başta olmak üzere, Lüksemburg, Belçika Avusturya ve Almanya gibi ülkelerde, Türkiye kaynaklı 20 bini aşkın hesapta, 100 milyar doların üstünde bir paranın bulunduğunu hesaplayan Türkiye, vergi affı numarasıyla, Türkiye’ye ucuz para girmesini teşvik yoluna gitti. Düşünün, zaten kaçırıldığı için fiilen vergiye tabi olmayan para, sadece vergi affıyla ülkeye girecek. Aynı paranın uluslararası piyasalardan alınması durumunda ise, kredi derecelendirmesinde çok iyi durumda bulunmayan Türkiye’nin alacağı sermaye oldukça maliyetli olacak.
Küresel sermaye filminin esas oğlanı ABD yönetimi ile İsviçre’nin bankacılık devi UBS, gizli hesapların öğrenilerek açıklanması konusundaki anlaşma imzalayınca, Türkiye de İsviçre’deki 60 milyar doları Türkiye’ye nasıl getiririm hevesine kapıldı. Küresel mali kriz nedeniyle, likidite sıkıntısına giren büyük birader ABD her yere saldırır da, bir dönem “KAmerika” olması düşünülen Türkiye hiç durur mu?
İşin garibi, İsviçre’de 50 bin kadar ABD vatandaşının yaklaşık 15 milyar doları bulunurken, çok daha az sayıda Türk vatandaşının ise 60 milyar doları bulunuyor. Küçük ülkenin az sayıda insanı daha çok, büyük ülkenin çok sayıda insanı ise daha az serveti yurtdışına kaçır(abil)me başarısını gösteriyor!
“Varlık Barışı” para getirsin diye, kampanya düzenlendi
Sıcak para bağımlısı Türkiye’nin AKP’li maliye uzmanları, vergi cennetlerinde Türklere ait bir bölümünün 2. Varlık Barışı uygulaması sırasında ülkeye geri döneceği yolunda hesaplar yaptı. Küresel sermayenin ”gizli hesap cenneti” olarak nitelenen İsviçre bankalarından başlayarak, denetim ve baskıları artırmasından nasiplenmek isteyen T.C. Maliye Bakanlığı, “Varlık Barışı”nın tanıtımı kampanyasında bu nedenle yurtdışındaki Türklere de büyük önem verdi. Maliye Bakanlığı’nca, Almanya, Belçika ve Rusya’da gerçekleştirilen toplantılarında, İsviçre ve diğer ülkelerde bulunan varlıkların da, Varlık Barışı kapsamında Türkiye’ye geri döndürülmesi için özel çaba sarf edildi. Devlet kadar, sıcak paranın yolunu gözleyen Türk girişimcileri de Varlık Barışı’ndan umutlanmıştı. |


Çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmasını diplomatik teamüllere aykırı biçimde tek taraflı iptal eden Federal Almanya, Türkiye’yi kendisi için daha avantajlı bulduğu güncel OECD standartlarında yeni bir anlaşmaya zorlama amacına ulaştı. Parafe edilen ve mevcut anlaşmanın bitimiyle 1 Ocak 2011 tarihinde derhal yürürlüğe girecek bu yeni anlaşmayla, Almanya’dan Türkiye’ye yatırımlar cazibesini yitiriyor. Almanya’daki Türklerle, Türkiye’de yatırımı bulunan Almanların daha büyük bir vergi yükü altına girmesine rağmen, artık iyice kan kaybeden ve kalitesini yitiren Avrupa Türk basını, anlaşmayı başarı olarak değerlendirme yanlışına düştü. İşin özü bu. Ancak, özü oluşturan süreç, nedenleri ve gelişimi de konunun özü kadar ilginç boyutlar taşıyor… “Nedeninden” başlayarak bir ufuk turuna çıkalım.

