|
Mustafa Kemal Erdemol ile yeni kitabı üzerine
 LONDRA – Çalışmalarını uzun yıllardır İngiltere’nin başkentinde sürdüren gazeteci ve yazar Mustafa Kemal Erdemol, kısa bir süre önce son kitabı “Aklını Yitiren Türkiye”yi (Cumhuriyet Kitapları) okur karşısına çıkardı. Bir emperyal başkentin sokaklarından ve okuma odalarından Türkiye’deki dramatik gelişmelere aklı ve kalemiyle müdahale eden Erdemol’a göre, solsuzluk ve sosyalist bir iradenin etkisizliği, Türkiye’yi adım adım bir uçuruma sürüklüyor. Mustafa Kemal Erdemol, Londra’dan baktığında nasıl bir Türkiye gördüğünü ve aklın yitirilme biçimlerini anlattı.
YGA - “AKP’ye sadece laiklikten ötürü değil, özellikle ekonomi politikası üzerinden ciddi muhalefet yapılması gerekiyordu, yapılmadı” diyorsunuz. Neden? Daha doğrusu, bir, dışarıda: Neden ABD ve AB, AKP’ye muhalefet etmedi, karşı çıkmadı? Neden “AKP harekatı” Batı’da övgülerle karşılandı? İki, içeride: Neden bu parti “köpeksiz köyde değnekle dolaşacak” kadar rahat bırakıldı? Türkiye’de solun bu gerici partiye, izlediği ekonomi politikası nedeniyle etkili bir biçimde karşı çıkamaması, nedendir sizce? Bu çaresizlik nereden kaynaklanıyor? Solda etkili ve önemli bir kesimin, en az AKP kadar “liberal” olması, yani sosyalist planlama teknikleri başta olmak üzere köklü bir sosyalist iktisat politikasına karşı veya kuşkulu tavrı etkili olmuş olamaz mı? Bu, bir neden veya açıklama kabul edilebilir mi?
ERDEMOL- Öncelikle, AKP iktidarında, birçok şeyin yanı sıra ekonomi konusunda da ilerlemeler olduğuna ya da bir şeylerin yapılabilindiğine inandırılmış büyük bir kesim vardı. İktidarın ekonomi politikalarına yönelik muhalefet yapılmamasının ilk nedeni, her şeyden önce, bu. Bir önceki koalisyon döneminde Kemal Derviş’in IMF’ye bağımlı ekonomi modelinden kendileri adına herhangi bir endişe duymayan, tam tersine o politikaların kendilerine yarayacağını bilen sermaye kesiminin muhalefeti de sözkonusu olmadı. AKP, Kemal Derviş politikalarını sürdürdüğü sürece, sermaye için muhalefet yapılacak “tehlikeli bir iktidar” olmadı hiçbir zaman AKP iktidarı. Laik kesimlerin “şeriat gelecek” endişesini sermaye kesimi hiç mi hiç duymadı. Aksine, ülkede kapitalist gelişimin önünde engel olmayacak “düşük seviyeli” bir İslamcılığa onay bile verdikleri söylenebilir. TÜSİAD’ın AKP iktidarının ilk yıllarında aldığı destekleyici tutumu hatırlayalım en azından.
ABD ve AB, AKP’nin arkasındadır
Uzun zamandır emek-sermaye çelişkisi konusunda en ufak bir fikri kalmamış olan CHP’nin temsil ettiği sosyal demokrat kesimlerin de, sermaye düzeninin asla benimsemeyeceği ekonomi politikalarını savunması mümkün değildi. Dolayısıyla sermayenin onay verdiği AKP’nin ekonomik politikalarına alternatif getirme çabaları hiçbir zaman olmadı. Sermaye egemenliğine kesin itaat içindeki sosyal demokrasi, Derviş politikalarına da karşı çıkmadı. “Solda etkili ve önemli bir kesimin, en az AKP kadar ‘liberal’ olması, yani sosyalist planlama teknikleri başta olmak üzere köklü bir sosyalist iktisat politikasına karşı veya kuşkulu tavrı” da önemli bir etkendir elbette. Hem de çok önemli.
Askerin tüm “laiklik” iddiasına rağmen AKP iktidarına doğrudan bir itirazının olmaması da, sermayenin olumladığı hiçbir şeye itiraz etmeyen “askeriye geleneği”nin doğal sonucudur. 12 Eylül sonrası kolu kanadı kırık sendikal hareket ile “yerle yeksan” edilmiş sol hareketin ise sesi çıkamazdı zaten. AKP iktidarına ekonomik açıdan muhalefet edil(e)meyişinin bence en önemli nedenleri çok kısaca bunlardır.
Dışarıda, AKP iktidarının, “globalizm”in ekonomi politikalarını hayata geçireceğine olan inanç, ülkenin demokratikleştirileceği gerekçesiyle gizlenerek elbette, hep dile getirildi. Bölgesinin, her şeye rağmen “demokratik” sayılacak yegane ülkesi olan Türkiye’nin, uluslararası sermayenin pazar yolu olduğu, emperyal güçlerin bu yolda kendilerini olumsuz etkileyecek “istikrarsızlık”a tahammüllü olmadıkları biliniyor. Uluslararası sermayenin çıkarları açısından globalizmi savunan, AB ile yeni bağımlılık ilişkileri geliştiren bir AKP iktidarı elbette desteklenecek bir iktidardı. (Bugün ABD ve AB arasında bozulan bu “saadet zinciri” ayrıca tartışılmalıdır.)
Ülke içinde AKP’nin, “köpekli köyde değneksiz dolaşacak kadar rahat” olmasının nedenlerini de, ülkedeki her türlü gelişmeyi uluslararası ortamın vereceği desteğe bağlayanların basiretsizliğinde aramak gerekir diye düşünüyorum. Bunlar “yeni solcular”, solculuğu taşımaktan bıkmış yılgın aydınlar ile her daim “dinamik” liberallerdir. Birbirlerine karşıt gibi görülmelerine rağmen müthiş bir beraberlikleri vardır bu konuda. Sosyalist solun ise tüm ifade kanalları çok uzun zamandır kapalıdır. Sesi çıkamaz.
Dolayısıyla tüm “muhalefet”, AKP zihniyetinin yaşam tarzlarına müdahale edeceği korkusunu duyan laik kesimlerin yürüttüğü “sosyal” bir itiraza dönüştü. Bu itirazın dili de, çerçevesi de sınırlı olduğundan tüm muhalefet, zihniyet karşıtlığına dayandırılmış oldu. AKP’nin korkunç ekonomik politikasından çok, “laiklik”i iğdiş edeceği üzerinde duruldu. Ama ulusalçılık, milliyetçilik adı altında yapılan bu muhalefetin gerçekleştiriliş tarzı benim açımdan çok iticidir. AKP’ye karşı olunacak diye, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılmasında rolü olanlara bile destek verildi. Adı dillendirilmiyor çok ama Veli Küçük gibi figürlerin de içinde bulunduğu Ergenekon adlı yapılanmanın aslında tertip olduğu ileri sürüldü. AKP’nin bu Ergenekon meselesinde samimi olmadığını, zihniyet avcılığı yaptığını, kendisine karşı olan herkesi bu yapıyla ilişkilendirdiğini, nihayet kendi Ergenekon’unu oluşturmaya çalıştığını söylemeye bile gerek yok. Ama benim dikkatimi çeken “kontrgerilla”nın adının bile geçmiyor oluşudur. Ben kontrgerillanın varlığına inandığım için Ergenekon adlı ayrı bir yapının olduğuna inanmıyorum. Ergenekon, kontgerilla var olduğu için yoktur. Veli Küçükler, o irili ufaklı asker sivil militer güçler kontrgerillanın elemanlarıdırlar. AKP, Ergenekon diyerek aslında kontrgerillayı gizlemektedir. Şimdi tüm muhalefet, AKP, “laik kesime ve Türk ordusuna düşmandır”a indirgendiği için, bu partinin uğursuz ekonomik politikalarına itirazlar yapılmamakta, yapılsa bile güdük kalmaktadır. Çünkü “söz konusu vatansa gerisi teferruattır”.
Ötekileştirme tuzağına dikkat!
YGA - Kitabınızda, muhalefet yapma adına, artık etnik ve dinsel kökenleri de işin içine karıştıran ağır bir “ötekileştirme” tutumuna dikkat çekiyorsunuz. Aslında “ötekileştirme” veya “öteki”, çok dikkatli kullanılmazsa, solu da vuracak olan bir kavramlaştırmadır, ama siz AKP’nin tutumuna işaret ediyorsunuz. Peki, bu “ötekileştirme”, sizce AKP’nin hangi özelliğinden kaynaklandı? AKP, muhalefetin bu tutarsızlığını sizce nasıl değerlendirdi?
ERDEMOL - İnandığım solu tenzih ederek söylüyorum, “solumsu” kimi hareketler bu ötekileştirme konusunda başı çekiyorlar. AKP’ye karşı, onu sürekli mağdur durumda bırakacak bir ötekileştirme gerçekleştiriliyor. Tamamen düzen partisi olan, sermaye çıkarlarına hizmet eden, merkeze muhalif kır sermayesinin temsilcisi olan, sermayeye yer değiştirten (kır sermayesinin kent sermayesini kuşatmasına AKP katkıda bulunmuştur) bu partinin, kendisi gibi imanlı olduğuna inanan tabanına karşı ötekileştirme yapılıyor. Hiç sempatik bulmamakla beraber, başbakanın eşinin türbanının alay konusu yapılmasını çok ama çok yanlış buluyorum. AKP’ye oy verenleri “göbeğini kaşıyan adam”, “bidon kafalılar” gibi değerlendiren yaklaşımları reddediyorum. “Aslında bunlar Türk bile değil” denilerek, AKP önde gelenlerinin etnik kökenlerinin deşilmesini çok rahatsız edici buluyorum. “Musa’nın Çocukları”, “Musa’nın Gülü” gibi yakıştırmalar benim AKP’ye muhalefetimi geriletiyor. Çünkü bu ötekileştirme gayretleri, beni, ötekileştirilenin önünde güçsüz kılıyor. Bu, kır insanına üstten bakış, sosyalistin bakışı değildir, olamaz. AKP’nin, hiç de öyle olmadığı halde, temsilcisi olduğu sanılan kır yoksuluna ötekileştirme yapılıyor. Mankenin biri “çobanın oyu ile benimki bir olmamalı” deyince, ulusalcı/laik kesimden destek mesajları yağdı örneğin. Bu sapkınlık öyle bir noktaya vardı ki, örneğin kimi Baykal yanlıları, Vakit ağzıyla, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kürtlüğünden Aleviliğinden bir olumsuzlukmuş gibi söz ettiler. AKP’liler için neler yapmazlar bu kesimler, düşünün. Durum her anlamda korkunç. Yani ötekileştirme, AKP’nin dayandığını iddia ettiği kesimlere, yaşam tarzı kır yoksulunun iman tarzıyla örtüşen AKP’li türbanlıya karşı yapılıyor. Onları moderniteye karşı duruşlarıyla değerlendiren bir “muhalefet” var. Ötekileştirme budur maalesef.
AKP de bundan, sanki genel olarak sermayenin, özel olarak da kır yoksulunu perişan eden kır sermayesinin temsilcisi değilmişçesine, kendisine mağduriyet gerekçesi çıkarıyor. Sistemin daha önce mağdur ettiği kesimlere yönelik olarak, emperyal güçleri de arkasına alarak “açılım”lar yapıyor. Alevi, Kürt, Çingene açılımları budur. Laik/ulusalcı kesimler, AKP neye “açılıyorsa” oraya, yani açılım yapılan kesimlere düşmanlığa başlıyorlar. Bunun, bu kesimleri AKP’ye ittiğini hesaba katmıyorlar.
Solsuz muhalefetin kaderi
YGA - Muhalefetin tutumu sizce AKP iktidarına nasıl yaradı? Siz AKP’den çok, şu muhalefet etme adına yaşanan beceriksizliklerin mi “Aklını Yitiren Türkiye”yi yarattığı düşüncesindesiniz?
ERDEMOL- “Solsuz muhalefetin tutumu” dememe izin verin. Çünkü bugünkü muhalefet tam anlamıyla soldan yoksun yapılıyor. O nedenle de, nefret, ötekileştirme, dışlama üzerine kurulu zaten. Ulusalcılar “Hepimiz Hrant’ız!” sloganına karşı çıkarak “öteki” karşıtlığına düşüyorlar örneğin. Kimi ulusalcılar Kürt sorununu sadece PKK sorunu olarak gördükleri için, Kürt’ü Türk’ten soyutlamanın çözüm olacağına inanıyorlar. “Kürtlerden alışveriş yapmayın” diyen ulusalcılar var ülkede. Bu tutumlar AKP iktidarına yarıyor, onu son derece faydacı bir tutumla bu kesimlerin sözcüsü durumuna getiriyor.
Sadece muhalefet adına yapılanlar değil, bizzat iktidar yanlıların tutumları da Aklını Yitiren Türkiye’yi doğurdu. Bingöl Milli Eğitim Müdürü (muhtemelen AKP kadrosundan) geçenlerde, “Türkçe öğrenmeyen Kürtlere TC vatandaşlığı verilmesin” diyebildi. Özal iktidarında, MGK’da nüfusları çoğalmasın diye Kürt bölgelerinde üç çocuk yapanın cezalandırılması önerisinin görüşüldüğü açıklandı. Bunlar akıl işi midir? CHP’li Canan Arıtman, son derece ayıp ederek “Cumhurbaşkanı Ermeni kökenlidir” derken, Fethullah Gülen “Alevilik sapıklık” diyebiliyor. Arıtman ile Gülen, Aklını Yitiren Türkiye’yi birlikte oluşturuyorlar.
YGA - AKP’nin savunucularıyla muhalifleri arasında ortak bir zemin, ortak bir payda bulunduğunu söyleyebilir misiniz?
ERDEMOL - Kesinlikle var. AKP’nin ekonomik politikalarında batıcı oluşuna bakılıp yanılgıya düşülmesin, kültürel anlamda Batı karşıtlığı konusunda ulusalcılarla ortaktırlar. Ben kişisel olarak Avrupa’ya değil, AB’ye karşı olan biriyim. Avrupa’nın iki yüzü olduğuna, birinin sömürgeci, ekonomik yayılmacı, diğerinin, ki emekçisinin yıllara dayanan zaferinin sonucudur, özgürlükçü olduğuna inanıyorum. Ben, Avrupalı emekçi ile birlikte Avrupa Birliği’ne karşıyım, Avrupa’ya ya da Batı’ya değil. Ama ulusalcı ile AKP’li, Batı’ya karşı olma noktasında ortaktırlar. Ayrıca ikisi de antisemittir, Yahudi düşmanıdır. Büyük bir insanlık suçu olan Yahudi düşmanlığı, ulusalcı kesimde Fethullah Gülen cemaatindekiyle eşittir. Buralarda birleşirler. Kimi ulusalcılar, kimi İslami tarikatlar gibi, din elden gidecek korkusuyla misyoner tehlikesinden söz ettiler yıllarca. Ülkemizde Hıristiyan papazlar, Hıristiyan yayıncılar öldürüldü biraz da bu yüzden. “Dinimiz”i korumada, ulusalcılar ile Gülenciler ele eledirler. Tabii ki, bunlar hep muhalefetin solsuz olmasındandır.
YGA - Kitabınızda “devlete” yaslanan ve onun temsilciliğine oynayanlarla, “millete” yaslanan ve onun temsilciliğine oynayanlar arasındaki çekişmeyi de işliyorsunuz. Sahnede bir “büyük koalisyon” da göremez miyiz? Zaman zaman birbirinin ayağına basan ve hatta bilinen siyasi parti formasyonuna sahip olmayan gruplar arasında bir göstermelik çatışma mı var acaba orta yerde? Üniformalı veya üniformasız (“laik”) bürokrasi ile bu tüccar imamlar kadrosu arasında büyük bir çatışma olması mümkün mü? Sakın bir koalisyonla karşı karşıya kalmış olmayalım?
ERDEMOL - Bu soruya tümüyle katılıyor, soru işaretlerini kaldırarak aynen size cevap olarak sunuyorum. Budur durum. Harika bir özet yaptınız. Bürokrasi ile tüccar imamlar kadrosu, rant elde etme konusunda müthiş bir koalisyon ortaklığındalar. İşte bu dediğinizi ancak bir sosyalist fark edebilirdi. Dolayısıyla, sosyalistlerin bu olan biten karşısında ittifak edeceği unsurları ince eleyip sık dokuma ihtiyaçları var.
Milliyetçilik ve dincilik: İkiz kardeşler
YGA - AKP’deki pervasız dinciliğin, vatanseverlik, laiklik, ulusalcılık gibi kavramlarla dengelendiği söylenebilir mi? Dincilik kadar milliyetçilik de Türkiye’nin istikrarsızlaşmasına mı hizmet ediyor sizce? Neden?
ERDEMOL - Evet. Milliyetçilik de dincilik kadar Türkiye’nin istikrarsızlaştırmasına hizmet ediyor. İstikrarsızlaştırmanın en önemli ayağı solsuzlaştırmadır. Dincilik de milliyetçilik de solsuzlaştırma konusunda el eleler. İlki budur.
İkincisi, dincilik de milliyetçilik de, Türkiye’de her gün yeniden üretilen kavramlardır. Bu kavramları savunmak için, sahiplenmek için çok donanımlı olmak gerekmiyor. Bu kolay sahiplenme avantajı, bilinçsiz kalabalıklaşmalar doğurur. Bu kalabalıkların milliyetçi olanları, Edirne’de, Trabzon’da, Samsun’da, Antalya’da solcu avlar, dinci olanları Sivas’da Alevi yakar. Bu iki tehlike, solsuzlaştırmada ortak, ancak etnisite meselesinde farklıdırlar. Dinci, Kürt’ü, din kardeşliği içinde kabul eder, milliyetçi aynı Kürt’ü, “etnik” kimliğiyle benimsemez. İslamcı “sosyalist” de, ulusalcı “sol” da, sosyalistin itibarından yararlanma konusunda ortaktır. İstikrarsızlaştırmaya yarayan ortaklıklardır bunlar.
YGA - Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan adlı “meczup”, Türkiye’deki “islamofaşizmin” bir prototipi sayılabilir mi? Bu saldırgan tüm vasıflarıyla Türk islamofaşizminin temel niteliklerini simgelemiyor mu? Malum: Ruhsal sağlığı ağır biçimde bozuk, aile bireyleri resmen İslamcı, kendisi de İslamcı ve milliyetçi, ayrıca her şeyiyle şaibeli meşhur “ulusalcı” Veli Küçük’le fotoğrafları falan da var...
ERDEMOL- Hangi niyetle kullandığınızı biliyorum ama, “Türkiye’deki ‘islamofaşizmin’ bir prototipi sayılabileceği” içindir ki zaten meczup değildir sözünü ettiğiniz adam. Mehmet Ali Ağca kadar akıllı biri. Müthiş zeki. Mahkemede “deli” numarası yapması da bu zekasının içinde değerlendirilmeli.
Evet, katılıyorum. Türk islamofaşizminin, oluşturulmak istenen tipinin tüm temel niteliklerine sahiptir Alparslan Aslan. Danıştay saldırısında, cinayetinde, genel bir mağduriyet gerekçesine dönüştürülmüş türban gibi bir “silahı” çok iyi kullandı. Mahkemede milliyetçi söylemlerini dinle birlikte, darbeci generallerin de ideolojisi olan, Türk-İslam Sentezi’ne dayandırdı. “Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman” islamofaşist kimlik, bu zavallıda çok ama çok iyi durdu. Tüm “meczup” görünümüne rağmen, çok çok iyi taşıyor sırtında. Ogün Samast, Yasin Hayal türü “nizamıalemciler” gibi kendini ele de vermiş değil.
Bunların hepsi “Aklını Yitiren Türkiye”yi oluşturdu. Bunların hepsi solsuz bir muhalefetin yüzünden meydana çıkabilme cesareti bulabildiler.
|