Bir yılın ardından Yazdır e-Posta

bir yilin ardindan

Osman Çutsay / Ömer Yaprakkıran

YeniGün Avrupa, bu sayısıyla birlikte, aslında bir yıldan çok daha uzun bir zamanı ardında bırakıyor. Eğer "sıfırıncı" veya "tanıtım" sayısını da işin içine katarsak, bir buçuk yıla yakın bir süredir yürüyoruz. Bir yerlere doğru gidiyoruz.

Ne oldu? Ne olacak?

En doğrusu, vurguyu maddi ortama yaparak "Ne oluyor?" diye sormaktır.  Çünkü, insanın yakın maddi çevresine müdahale bilincidir önemli olan. Bunun ise bir aydın ısrarı olduğu çok açıktır ve geçmişe ya da geleceğe uzatılan eller, hep bugün ve buradan, yakın maddi çevreden kaynaklanacaktır. İşte YeniGün Avrupa, bu yaşlı kıtanın orta yerinde, Türkçeden hareketle yaşadığı maddi ortama itiraz etmeye, ilericiliğe katkıda bulunmaya hazır olduğunu duyuran küçük bir çevrenin girişimiydi. Öyle başladık. Işığı, geriye ve ileriye doğru atmadan, yaşadığımız maddi çevreye tutmamız gerekiyordu. Öyle yaptık. Kendi çapımızda yaptık, hâlâ bir test yayını olarak görüyoruz kendimizi, ama epey şey öğrendik, bir düşünsel alışveriş ağı ("network") kurabildik ve bir ilgi de toplayabildik.

"Test yayını" falan diyoruz ama, çevremizde görmezlikten gelinemeyecek boyutlarda bir trafiğin de yavaş yavaş oluştuğunu eklemek zorundayız. Türkçeyi sürekli kullanan, en az bir yabancı dil içinde yaşayan ve Avrupa'da yerleşik aydın insanların, mevcut toplama "düşünsel" müdahalesi, demek ki olanaksız değilmiş. Bunu gördük.

Aslında bir büyük boşluğa dikkat çekmiş olduk. Türkçe, Batı Avrupa'da 5 milyona yakın insanın ilk veya ikinci ya da iyi kullandığı bir dildi ve kullanılmadıkça siliniyordu. Elbette tümüyle değil. Rötuşlanıyordu, diyelim. Silinmesinin anlamı sanıldığından çok daha derindedir. Egemen kesimlerce, silinmesinin istendiği de açıktır: Türkçenin, Avrupa dilleriyle baş edemeyecek bir ikinci dil olduğunun, bu kıtanın gelişmiş metropollerinde yerleşikleşmiş "Türkiyelilerine" veya Türkiye kökenlilerine kabul ettirilmesi gerekiyordu. İşte, bunu kabul ettirmenin yolu, çıplak zorbalıktan, geleneksel ırkçılıktan, şiddetten falan geçmiyor, tersine bir entelektüel ikna sürecinden sözde daha yumuşak bir kavgadan geçiyor. İnsanlar, düşünsel, sanatsal, siyasal vs dertlerin derinliklerine inmek için Türkçeden de inmek zorunda olduklarına inandırılıyorlar. Bu yolda en iyi araç, Türkçenin kullanışsızlığını, bu dille doğmuş insanlara telkin etmektir.

Bunu kabul ettirseniz, Türkler ve Kürtlerden entelektüel siniri alınmış, Ganalı, Yunan, Bulgar, Rumen, Hırvat, Boşnak, Sırp falan imal etme şansınız büyür. Türkçenin küçüklüğü, yetersiz ve gereksizliği yayıldıkça, Batı ve Orta Avrupa'da Türkçe konuşan insanlar "ikinci sınıf" olduğunu bizzat kabullenir. Aydın kurutulur. Ama aydının kurtuluşu tersinden olur.

Aydını olmayan her toplum bitmeye mahkumdur. Aydını olan ve direnen her dil, insanlığın yarattığı büyük sanatsal ve düşünsel yapıtları kendi dili içinde de tanımlayabilen, o fikirlere katkıda bulunabilen her dil ve toplum ise bir tehdit unsuru olarak görülür.

Bunun bir kuruntu olduğu düşünülmesin. Her Türkiye kökenliden, yakın bir gelecekte, birer Abdullah Gül veya Recep Tayyip Erdoğan çıkartabileceğine inanmasa Batılı emperyal merkezler, hiç bu bu kadar kendine güvenle hareket eder mi?

Belkemiği olan, kendi beynini kullanan, toplumunu insanlık ailesine kardeşlik bağlarıyla ama katkısını da beraberinde getirerek yapıştırmayı düşünen her "dışarlıklı", yani anne ve babası Beyaz Avrupalı'nın kanını taşımayanlar -artık ne demekse-, bir tehdittir Batı için. Bunu, bu tehdidi, bu konukların dillerini kırarak, bozarak ve kullanışsız kılarak, yani aydınını teslim alarak etkisizleştireceğini bilen bir zihniyet yüzyıllardır iktidar Avrupa'da. Şimdi başka yollar da arıyor.

Açıkça söyleyelim: Federal Almanya, Avusturya, Fransa, Belçika, Hollanda gibi birçok ülkede hatırı sayılır bir nüfus yoğunluğuna sahip Türkiye kökenlilerin, tehlikesizleştirilmesi, belkemiklerinin kırılması, onları dinci veya milliyetçi köşelere sıkıştırma tuzaklarından, aydın adaylarının da Türkçenin kullanışsızlığı ve yetersizliği konusunda ikna edilmesinden geçiyor.

Bu doğrultuda önemli mesafe alındığını kabul etmek zorundayız. Sadece Avrupa'daki Türkçe basına bir göz atanlar, televizyon denilen ve Türkçe kullanılan "o korkunç şeyle" birleştirerek, nasıl bir felaketin içinde debelenmekte olduğumuzu rahatça görürler. Bu yolun sonu, toplum ve dil olarak bitmektir. Dünya aydın katlarından kovulmaktır.

İşte YeniGün Avrupa, bu aylık sanal dergi, bir mütevazı aydın inadı, iradesi ve başeğmezliğiyle çıktığı yolda yalnız olduğunu bile bile devam ediyor. Oysa aydınlanmanın ilk büyük çıkışından, 1789'dan beri, biliyoruz ki, aydın müdahalesi, her toplumun, her dilin ve halkın yegane güvencesidir. Aydınını yaratamayan bir toplum biter. Kendi diliyle insanlığa katkıda bulunmak zorunda olduğunu düşünmeyenlerin, örneğin Türkçe sayesinde insanlık ailesine büyük zenginlikler taşıyabileceğine inanmayanların, bu Anadolu dilinin İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca gibi diller karşısında hiçbir şansı olmadığına kendini inandırmışların yeri, "Batı cenneti"dir.

Peki ya diğerleri?

Kendisini, içinden çıktığı dili ve ülkeyi, Avrupa aydınlanmasının ileriye taşınması gereken bir ürünü olduğunu düşünenlerin yeri neresidir? 1789, 1917 ve 1923'lerin ötesini arayan Türkiye kökenli ilericiler nereye bakmalı?

Yeni girişimlerimiz olacak. Yeni ürünler geliştiriyoruz. Bir test yayınını bitirmek ve bir üst düzeyde üretime geçmek üzereyiz. Umarız  yeni adımlarımızla yeni yolculuklara sayımız daha da artarak çıkarız. Şu anda ayda 4-5 bin civarında bir meraklı okur kitlemiz olduğunu biliyoruz. Çok yetersiz. Bunu arttırmak için gerek içerik gerekse biçimde yeni adımlar atmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. İşimiz var yani.

Peki..

Yaratıcı ve aşkın aklın gerektiği her yerde, her düşünsel, sanatsal etkinlikte Türkçenin de bulunması, insani bir özgürleşmenin ve eşitliğin de ilk gereklerinden biridir.

O halde çalışmaya ve sürprizlere devam...